SCP-3300
rating: +2+x

Madde #: SCP-3300

Nesne Sınıfı: Öklid

Özel Saklama Prosedürleri: SCP-3300’ün kontrol altında tutulması için izlenen yöntemler gözlem ve etki alanının artmamasının emin olunması üzerine kuruludur. Bir mobil gözlem istasyonu Clear Water, Montana’nın beş kilometre dışında gözlem için bulunmaktadır. SCP-3300’e karşı yapılan insanlı keşifler mevcut olarak askıya alınmış bulunmaktadır.

SCP-3300 eğer bir hareket gösterirse, gözlem ekibi kasaba sırından on kilometre kadar geriye çekilecek ve gözlem yapmaya devam edecektir. Bütün olağandışı aktiviteler kayıt altına alınacaktır. Bölgeye olan bütün giriş ve çıkışlar durdurulacaktır. Öldürücü olmayan güçler bu görev için yetkilendirilmiştir.

SCP-3300-1 örnekleri eğer bölgeden ayrılmaya çalışırsa bölge polisi tarafından gözaltına alınacak ve sorguya çekilecektir. Bunu takiben vakıf gözlemi altına alınmalarına izin verilecektir.

SCP-3300’ün kontrol altında tutulmasında etkili olan tüm personeller Y sınıfı mnestic ile reçetelendirilecektir.

Açıklama: SCP-3300 Clear Water, Montana’da (bundan böyle SCP-3300-1) bölge halkının kaybolduğu ve yerine yeni bir insan grubunun yerleştiği yıllık bir aktivitedir. SCP-3300 olayı tipik olarak haziranın ortasında meydana gelir ve altı ila on sekiz gün sürer. Her etkinliğin ilk 48 saati, şehrin tamamında hafif ve sürekli bir yağmur gözlenir. Yağmur durağandır ve çevredeki hava durumuna bakılmaksızın görünür.

Aktivitenin bundan sonraki kısmında SCP-3300 şiddetli bir fırtına formuna geçer ve sona erir. Bu noktadan sonrası hiçbir zaman gözlemlenemedi. Vakfın olayı keşfetme denemeleri ne bir personel ne bir ekipman kaybına sebep oldu. Birkaç kez SCP-3300’ün içine giren personel anında diğer taraftan ortaya çıkması ile son buldu.

SCP-3300 etkinliği sona erdiğinde, önceki tüm SCP-3300-1 örnekleri tamamen yeni görünümler, kişilikler ve anılarla birlikte yenileriyle değişecektir. Fırtınanın şiddetli doğasının dikkat çekmesinin ötesinde olayın yeni örnekler tarafından hatırlanmadığı gözlenmektedir.

SCP-3300-1 örnekleri temel olarak insanlarla aynı şekilde davranır. Bununla birlikte, SCP-3300 ortaya çıkmadan önce hiçbir vakanın kaydı yoktur. Örnekler zaman zaman, eski SCP-3300 örneklerinden gelen isimler, meslekleri, belirli anıları ve hatta ve hatta bazı kişilik özelliklerini paylaştıkları gözlemlenmiştir. Ancak birebir şekilde aynı olan hiçbir SCP-3300-1 örneği gözlemlenmemiştir. SCP-3300-1 örnekleri içlerinde bulundukları olağandışı olayların farkında değillerdir. SCP-3300-1 örnekleri üzerinde yapılan normal muayeneler ile öldüklerinden sonra yapılan muayeneler insanlar ile birebir çıkmaktadır. SCP-3300-1'in ve SCP-3300'ün gerçekleştiği şehir dışındaki aktiviteler, aktivite başladıktan birkaç gün sonra kaybolacaktır. Bu ortadan kaybolmayı gözlemlemek için yapılan tüm denemeler başarısız olmuştur.

SCP-3300’e orta derece bir zihinsel tehlike eşlik etmektedir. Clear Water kasabasının varlığını öğrenen veya konu hakkında doğrudan dikkatleri çekilmedikçe normal insanlar bu konu hakkında çok az düşünceye sahip olacaktır. Bu etki hafızadan çok odak üzerine kuruludur. Etki altında kalanlar Clear Waterda bulunduklarını unutmazlar, aksine bu konu üzerinde dikkat toplayamazlar. SCP-3300’ün örneklerine aşina olan vatandaşlar dışında diğer vatandaşlara örnekler hatırlatılmadıkça onların varlığı hakkında yorum yapamayacaklardır.

SCP-3300’ün tarihi bilinmemektedir. Kayıtlar vakfın varlığından beri var olduğunu doğrulamaktadır. Buna rağmen bu fenomenin araştırılmasında hiçbir ilerleme kaydedilememiştir.

Ek: Bu günlük SCP-3300’ün 30 Haziran 1995'te gerçekleştirdiği aktivitenin sonrasında ele geçirildi. Günlük fenomen sırasında neler olduğunu az da olsa tanımlamakta. Bu dokümanın yazarının kimliği tespit edilmiştir. Kimliği SCP-3300/1995/4307’dir yani bilinen adıyla ‘Margaret Lane’. Günlükte tanımlanan aktivitelerin doğruluğu kanıtlanmamıştır. SCP-3300 için yapılan otomatik gözlemleme etkinlikleri devam etmektedir.


Hey, eğer Kurt Cobain bir günlük tutsaydı hiç fena olmazdı değil mi? Sanatsal yönümü veya başka şeyleri ifade etmemde bana yardımcı olurdu. Sonunda yapmak istediğim her şeyi yazacağım. Bilemiyorum. Annem bana bazı şeylere odaklanmam” için iyi bir yol olabileceğini söyledi, Bu, sadece merakını gidermek ve temiz kaldığımdan emin olmak için kolay bir yol aradığı anlamına geliyor. Eğer bunu bulabileceğini düşünüyorsa bu çok gülünç bir durum. Yine de, geriye bakacak bir şeyin olması güzel olabilir. Umarım işerin daha iyiye gittiğini bana hatırlatmayı sağlar.

Gördüğüm bir rüya var ki bu garip bir şey çünkü genellikle gördüğüm rüyaları hatırlamam ama geçtiğimiz hafta bu rüyayı üç defa falan gördüm. Rüyada, kendim değilim. Küçük bir kulübenin içindeyim, kızımın yattığı yerin önünde ayakta duruyorum. Bedeninde kıpkırmızı benekler var ve adeta ateşten yanmak üzere. Sadece bu hastalığın onu alıp götürmemesi için dua ediyorum. Hiçbir işe yaramayacak biliyorum. Kocamın cesedi unutmama izin vermiyor.

Kendini bir adam olarak düşünen sağlıklı bir çocuk bizi bir araya getiriyor. Kalan birkaç kişi var. Odada dolaşıyorum ve baktığım herkesin yüzünde aynı kalbimde hissettiğim aynı ifade var ama çocuk hariç. Odaya giren çocuk sırıtarak önündeki su kabına bakıyor.

"Buldum onu buldum!" diyor çocuk. "Kurtuluşumuzun anahtarını buldum!"

Sonrasında rüya bitiyor. Garip, değil mi ? Ne anlama geldiğini hakkında hiçbir fikrim yok. Her neyse, Sam’in evine gidiyorum görünüşe göre bugün böyle geçecek.

Gökyüzünde gri bulutlar var. Yağmura ihtiyacımız var.


Güneşin nasıl gözüktüğünü artık hatırlayamıyorum. Ha. Şakaydı. Ama üç gündür aşırı yoğun bir sis var ve yakında da dağılacak gibi durmuyor. Telefonlarda çalışmıyor. Radyoların dediğine göre en az bir hafta daha havanın böyle olmasını bekliyorlarmış.

David bugün çok daha erken gelmeye çalıştı. Ona sürünerek çıktığı o boktan çukura geri dönmesini söyledim. Elinde ne kadar iyi mal olduğu umurumda bile değil. Elindeki o bütün yavru köpek taktiklerini yaptı yine de annem fark edemeden buradan ayrıldı. Teşekkürler Tanrım.

Aslına bakarsan yağmur biraz rahatlatıcı. Kendi çapında bir ritme sahip. Bununla yaşayabilirim.


Hayatımda hiç bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum. Öğleden sonra iki , ama dışarıya baktığımda hava sanki gece yarısı. Boğazım gürültüden fazla ses çıkarmak için bağırmaktan ağrıyor. Ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Bir dakika içinde ortalığı sis bastı, bir sonraki dakikada ise tüm Pasifik Okyanusu başımıza yağmaya başladı. İnternet ve telefon tamamen kapalı. Radyolardan aldığımız frekanslar ise birkaç saniye sürüyor onlarda sadece kasırga ve barajda olabilecek su taşkını üzerine uyarılar. Yapacak bir şey yok ama içeri girip, annemle annem beni öldürene kadar ya da ben kendimi öldürene kadar monopoly oynamak zorundayım.

Yemin ederim ki bu kasabadaki bazı insanlar kesinlikle delirmiş olmalı, çünkü bazen şimşek çakarken etrafta dolaştığını görebiliyorum hatta bazıları sadece orada duruyor.


Bunu Jared’in minibüsünün arkasından yazıyorum ve otoyolda saatte 80 mil ile aşağı gidiyoruz. Isabel yanımda ve ağlıyor, ne haltlar dönüyor bilmiyorum. Sanırım öleceğim. Yine de yazmaya devam edeceğim. Yazarken elim daha az sallanıyor.

Başımıza bu geleli bir saatten fazla olmadı. Herkes ile benim evimdeydik. Sam, Jared, Mike ve Isabel'in gelmelerini beklemiyordum ama Jared ısrarla İncil’den fırlama küçük bir selin bizi Arzganoth’un derinliklerindeki krallığı keşfetmemizi engelleyemeyeceğini söylüyor. APTAL. APTAL.

Bu yüzden toplandık ve her şey normalmiş gibi oynamaya başladık. Sam yaptığı küçük canavar aksanıyla DMing. Isabel ve Mike, karşılaştığımız her hazine ve olası tuzak üzerinde tartışıyordu. Jared, bizim birbirimizi öldürmememiz için uğraşıyordu. Diğer odadaki annem ise bunları dinlemiyormuş gibi davranıyordu.

Kapıyı çalan biri olduğunu ilk Isabel fark etti. Adeta biri kapıyı parçalamaya çalışıyor gibi kapıya vuruyordu. İlk başta kimse ne yapmamız gerektiğinden emin değildi. Sonuçta dışarda lanet bir fırtına olsa bile kapıya o kadar sert vuran biri elbette şüpheli olacaktır değil mi?

Çok merak ediyorum acaba Jared’ın ilk düşüncesi neydi. Şaşkınlık? Kafa karışıklığı? Sanırım sadece kabul etti aynı benim gibi. Kapıyı açtığında verandada bir aile görmek garibine gitmiş olsa gerek. Bir anne, baba, iki çocuk. Bunları daha önce hiç görmemiştim. Bir anlığına hepimiz birbirimize baktık ve sonra baba Jared'ın karşısına geçti ve “Neden evimdesin?” dedi.

İlk vuruşu duyunca annem odasından çıkmıştı. Adam derhal evinde çıkmamızı söylediğinde. Annem konuşmaya girdi “Evinle ne demek istiyorsun, pislik? Bu benim evim! Burada ne halt ediyorsun? Yemin ederim, buraya polisleri çağırmadan önce on saniyen var!” Sinirlendiğini hatırlıyorum.

Babanın ifadesi değişmedi. Tekrar eve girmeye çalıştı. Jared onu dışarıda tutmaya çalıştı. Adam buna karşı Jared’ı fırlattı. Jared'i yakasından sıktı ve oturma odasından mutfağa attı. Jared bir tezgâhın üzerine düşmüştü ve topalladı, adam yine aynı soruyu sordu, "Neden benim evimdesiniz?"

Annem ona bir golf sopasıyla vurdu. Adama sallamadan önce tepki göstermesi için zaman vermedi. Bir anlığına kendinden memnun görünüyordu. Zaten tüm arkadaşlarına ev istilacıyla nasıl savaştığını anlatmak için bir hikâye düşünmeye başladığına eminim. Golf sopasını geri çekmeye çalıştı ama yapamadı, İşte o anda yüzünde ki ifade kayboldu. Adam biraz bile incinmiş gibi gözükmüyordu. Biraz bile değil. Sopa göğsüne çarptı ve çarpan yerdeki deri, adeta gölete bir taş attığın zamanki gibi, dalgalanıyordu. Sopanın vücuda değdiği yerden su damlamaya başladı.

Annem bir anda dona kaldı. Sonrasında bir anda çığlık attı. Adam kafasını eğdi ve içinden geçen sopaya ölü bir hamamböceğine bakar gibi bakmaya başladı. Vücuduna giren yerin hemen altını kavradı ve sopayı çıkardı. Anneme doğru yürümeye başladı.

Elindeki sopayla anneme vurunca annem donakaldı. Öylece düştü. Bir taş misali. Adam anneme vurmaya devam etti. Anneme vurmaya devam ederken siktiğimin ses tonuyla şunu tekrarlıyordu. ‘ benim evim, benim evim’. Adamın çocukları sadece olan şeyleri izliyorlardı. Karısı da çocuklarının yanında bize bakıyordu. Yemin edebilirim ki adam bunlar olurken gülümsüyordu. Sam ayağa kalktı adamın üzerine koşmaya hazırlanıyordu ki. Mike Sam’i kollarıyla sardı ve Sam’e yapma dedi. O an anladım ki kaçmamız gerekiyordu. Bizde öyle yaptık. Mike ve Sam olduğu yerde kala kalan Jared’ı kollarından tutup kaçırmaya başladılar. Bende elime günlüğümü kapıp peşlerinden koşmaya başladım. >Bundan sonra gerçekten pek bir şey hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey Sam hem ağlıyor hem arabayı sürüyordu ve Mike çığlık atıyordu. O an düşünebildiğim tek şey annemin nasıl yere düştüğüydü. Gözlerindeki ışık o daha yere düşmeden kaybolmuştu.

Hemen karakola gittik. Sam ve Isabel Jared'i izlerken, ben ve Mike içeri girmeye karar verdik. Işıklar açıktı ama istasyonun içimde kimse yoktu. Dolaşıp her pencereye baktık. Hiçbir şey yoktu. Arabaya geri döndüğümüzde Jared hâlâ uyanık değildi ve nefesi kesikti, bu yüzden tartıştık ve onu Landhart'daki hastaneye götürmeye karar verdik. Sadece iki saatlik bir sürüş. Yakında orada olmalıyız. İyi olacak.


Tam altı saattir yoldayız. Neredeyse benzinimiz bitti. Jared hala uyanık değil. Ve henüz Landhart'a varamadık. Yol işaretleri, bina ışıkları, bize nerede olduğumuzu söyleyecek her hangi bir şey aradım. Ama hiçbir şey yok. İşaret yok. Şehir yok. Bir benzin istasyonu bile yok. Evden ayrıldığımızdan beri başka bir arabaya geçmedik. Yağmur burada da bir o kadar kötü yağıyor. Mike geri mahsur kalmadan kasabaya geri dönmemiz gerektiğini söylüyor. Isabel, bunun delilik olduğunu, hastaneyi aramaya devam etmemiz gerektiğini söylüyor. Sam sürüşe devam edeceğini söylüyor. Bu noktada yapabileceğimiz tek şey bu.


Jared öldü ve benzinimiz bitti. Araba da belki bir saat önce çalışmayı bıraktı. Jared ise arabadan yarım saat sonra. Nerede olduğumuzu bilmiyoruz.Geri dönmeye karar verdik, hastaneyi tekrar geçip geçmediğimize bakacağız, ama hiçbir şey yoktu buna eminim. Isabel ve Mike buna devam ediyor, her biri bunun diğerinin suçu olduğuna ikna etti. Sam onları görmezden geliyor. Jared’ın yanına oturmuş vaziyette Jared’ın elini tutuyor. Nefes almayı bıraktığından beri ondan uzak durmadı. Kasabadan ayrıldığımızdan beri ağzından tek kelime çıkmadı.


Uyuyakalmış olmalıyım çünkü başka bir rüya gördüm. Aslında bunun bir rüyanın devamı olduğunu biliyordum. Başka bir şey olamayacak kadar büyük ve çok açıktı. Bir rüya olduğunu bilmeme rağmen, izlemekten başka bir şey yapamadım.

Bir nehirde ayak bileğime kadar suya batmış halde ayakta duruyorum. Ellerimle kızımın cesedini tutuyorum. Onu nasıl tanıdığıma emin değilim ama tanıyorum işte, diğer rüyada olduğu gibi. Bir anda kızımın tüm saçı yere döküldü. Cildi tamamen siyah kabuklarla kaplı, kollarım vücuduna sürtünce çatlamış cildinde ki kabuklar kopup yere düşmeye başladı. Ama nedense ona baktığım için üzülmüyordum. Sadece umutlu hissediyordum.

Diz çöküp vücudunu suya bıraktım. Yüzeyde sürüklenmeye başladı. Sonra su onu içeriye doğru derinlere çekti ve artık suyun bir parçası oldu. Onu alan akıntı onu denize ulaştıracak bunu biliyorum. >Sonunda huzura kavuşabilecek.

Ancak işim daha bitmedi. Kıyıya geri döndüm, kocamın kararmış vücudunun yanına. Hayatta kalanlardan haberdar oldum hepsi benim yaptığım şeyi yapıyordu. Her birinin yanında çocuklarının, ailelerinin arkadaşlarının bedenleri vardı. On sekiz kişi kurtuldu. Yüzlerce ceset var. Biz kalana dek tek tek onları nehre götürüyoruz.

Jared buharlaşmasının sesiyle uyandım. Neler olduğunu anlamam biraz zaman aldı. Diğerleri vücudun etrafında dolanıp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Tek görebildiğim arabayı dolduran buhardı. Daha dikkatli bakınca vücudunun kaynadığını gördüm. Bunu tarif etmenin en iyi yolu budur sanırsam kaynamak. Cildinin yüzeyinde kıvrılıp kıvrılan kabarcıklar. Ondan sıçrayan ve bize dokundukları yerde yanan su damlaları. Giysisinin içindeki belirsiz bir insan görünümü. Jared neredeyse tamamen bitmişti. Sam suya dokunmaya çalıştı. Amacı neydi? Kurtarmak mı? Yakalamak mı? Ancak buharın ısısı onu geri itti. Tek yapabileceğimiz, Jared'in uzaklaştığını izlemek oldu. Ondan geriye kalan tek şey buhar ve sırılsıklam giysilerdi.


Ayrılmaya karar verdik. Ya da Mike ve Sam ayrılmaya karar verdiler demem daha doğru olur. Isabel ve benim de takip etmekten başka çaremiz olmadığının farkına vardık. Kal ya da git, sonuç aynı olacaktı ama bir şeyler bulmaya çalışmanın, hepimiz araba ölümüne aç kalana kadar beklemekten daha iyi olabileceğini düşündüm. Torpidoda ki el fenerini alıp arabadan ayrıldık.
Kasabaya ulaşana kadar bir milden fazla yürüyemezdik ya ulaşacaktık ya da ölecektik. "Clear Water’a Hoş Geldiniz" yazan tabelayı görünce yürümeyi bıraktım ve bunun yüzünden nerdeyse Mike’a çarpıyordum. Hiçbir şey söylemedi. Zaten ne diyebilirdi ki? Arkamızı döndük ve diğer tarafa doğru yürümeye başladık. Ne kadar yürüyeceğiz emin değiliz. İki ya da üç mil mi? Yolda arabaya rastlamadık ama farketmezdi zaten. Yine tabelaya vardık. Şehre.

Sam döndü, otoyoldan ve onu çevreleyen tarladan geçti. Bizde onu takip ettik. İşe yaramayacağını elbette biliyorduk ama yine de onu takip ettik. Alanın diğer tarafında, kendimizi otoyolda, tabelanın önünde bulduk.

Mike geri dönmeyeceği konusunda ısrarcı. O şehirde ne olursa olsun bir saniye daha geçirmek istemiyormuş onun yerine yağmurda hayatta kalmaya çalışmak istiyor. Şehirde en azından sığınacak bir yer olduğunu ve yemek olduğundan bahsettim. Dinlemeyeceği çok açıktı. Böylece yürümeye başladık ve üç dakika sonra arkamızdan gelip bize katıldı. Bir kelime dahi söylemedi.

Kasabadaki ışıklar açıktı ama hiç kimse yoktu. Araba yok. Birkaç kez hareket eden bir şeyler gördüğümü sanmıştım oysa ki, ama bu sadece rüzgarın topladığı bir dal ya da çöp parçasından başka bir şey değildi. Sürekli dikkatlice etrafı kolaçan ettik ama hiçbir şey olmadı.

Dirk’s Sporting’e girmeye karar verdik çünkü silahları vardı ve marketin hemen yanındaydı. Sam ve Mike gidip yiyecek kaparken Isabel ve ben (yani ben sadece) mağazayı boşaltıyorduk. Diğerleri geri döndüğünde uyumak için vardiyalar almaya başladık. Aynı anda iki kişi uyanıktı her zaman. Bayılacak gibi hissetmeme rağmen ilk vardiya için gönüllü oldum. Sadece tekrar hayal kurmaya dayanamadım bu kez.


Mike kendini vurdu. Tahmin ettiğimden daha boktan bir durumdaydık. Bir süredir hala hayatta kalma fikrine inanıyordum oysa ki. Bu tarz boktan durumlarda her zaman bir çıkış yolu bulmuştuk ama bu onlara benzemiyordu. Daha önce hiç böylesine bir durumda kaldığımı sanmıyorum. Bu umut edebileceğim tek son.

Ama bunun hakkında düşünmeye devam edersem delirmeye başlayacağım. Mike. O öldü. Birlikte vardiyadaydık her şey yolundaydı. Yanıma geldi ve bir dakika içinde döneceğini söyledi. Lavaboya gittiğini sanıyordum, silah sesini duyana kadar.

Sam ve Isabel'den yirmi saniye kadar önce oraya gittim. Vücudu bir duvara çarpmış ve yerde yatıyordu, av tüfeği namlusunu ağzına sokup ateşlemişti. Fakat hiç kan yoktu ve kafatasının arkasındaki deliği görene kadar onu kaçırdığını ya da yanlışlıkla ateş ettiğini sanıyordum. Sonra fark etmiştim olan şeyi. Arkasındaki duvara bir şey sıçramıştı ama sıçrayan bu şey kesinlikle kan değildi. Bu şey sadece suydu.

Isabel cesedi görünce çığlık attı. Onun nefes nefese kaldığını duydum ve görmezden geldim. Sam yanımda diz çöktü, titreyeceğini hissedebileceğim kadar bana yakındı. Bir an için, duyduğum tek ses düzensiz nefes alıp vermesi ve Isabel'in fısıltısıydı. Sonra Sam parmaklarını Mike’ın kafatasının kenarı boyunca dolandırdı. Onları sonra havya kaldırdı ve baktı. Sam’in parmakları su ile kaplıydı.

Tepki vermeden önce deliğe daha fazla parmak soktu. Beynin olması gerektiği yere bakarken, su bir anda ellerine boşaldı. Kafatasından aşağıya litrelerce su dökülmüştü. Cesedini yere indirince akan su parkenin üzerinde ufak bir gölet oluşturdu.

Sam fırladı, tezgaha koştu. Bir bıçağı kılıfından kopardı ve koluna tuttu. Birbirimize baktık. Yapmasını istemedim. Ne olacağını görmek istemedim.

Kolunu açtı ve bıçak ile kolunda bir yarık açtı. Yarığı açmasıyla yarıktan su boşalmaya başlamıştı.
Isabel'in bizi çağırdığını farkedemeyecek şekilde yaraya bakakaldık. Ancak yanıma koşup kolumdan çekiştirince var olduğunu hatırladım.

“Dışarıda," Söylediği tek şey buydu.

Yüzlerce insan dükkanın dışına toplanmıştı. Caddeyi dolduran hareketsiz siluetleri. Şimşek çaktığında, dışarıda yağmurun altında duran yüzlerce insanın yüzlerini gördüm.

İki saattir oradalar. Bir santim bile hareket etmediler. Her pencerenin dışında, her çıkışın önünde duruyorlardı. Ne kadar süre bekleyeceklerini bilmiyorum ama bizden daha uzun süre bekleyeceklerine eminim.

Belki de Mike doğru olanı yapmıştı.


Sam gitti ve onu durdurmak için uğraşmadık bile. Ayağa kalkmadan ve kapıdan çıkmadan önce bir şeyler mırıldadı. Onun gidişini izlerken bir şey yapmam gerektiğini düşündüğümü hatırlıyorum. Ona ulaşıp gitmesini engellemeliydim. Ama bu düşünce zihnimden ötesine geçmedi, beynim ile sinirlerim arasında bir duvar varmış gibi. Yapabildiğim tek şey onun kapıdan çıkışını izleyebilmekti.

Siluetleri Sam dışarı çıkar çıkmaz bir anda hareket ettiler. Geçmesine izin vermek için açıldılar ve o da aralarından geçip yürümeye başladı. Onu en son gördüğümde karanlığa doğru yürüyordu.

“Geri dönmek istemiyorum.” Aramızdan ayrılmadan önce söylediği son şey buydu.


Rüyamda ben fırtınayım ve çığlıklar atıyorum. Rüzgar, vücudumdan giren bir jilet gibi beni kesiyor. Donmuş yağmur cildimde ısırıyor. Bir vücudum olmadığı sürece, derim yok. Rüzgar benim bir parçam. Yağmur benden. Her saniye kendimi parçalara ayırıyorum ve miller boyunca fırtınaya dağılıncaya kadar yeniden biçimlendiriyorum, söküp yeniden şekillendiriyorum. Sıvı içinde hapsolmuş haldeyim. Etrafımda, köyümün çığlıklarını duyuyorum. Bana karşı olan varlıklarını hissediyorum, tıpkı fırtınanın bir parçası gibi ben de savaşırım ve mücadele ederim, ancak fırtına kırılamaz veya bükülemez. Toprağa çarpıyorum ve uyanıyorum. ve sonra yere düşmek için acele ediyorum. Bir an için Dünya beni kucaklayacakmış gibi geliyor. Ayaklarımın altındaki kiri, cildimdeki güneşi ve ciğerlerimdeki berrak havayı hissetmenin nasıl bir his olduğunu hatırlıyorum. Fırtına beni tekrar çalıncaya kadar, ve yoldaşlarımın çığlıklarına geri kalıyorum. Uyandım ve Isabel gitmişti. Yerde sadece bir su birikintisi vardı. Bence yağmur benimle konuşuyor. Uyandığımdan beri bunu duyabiliyorum. Ne dediğini bilmiyorum ama kulağımdaki fısıltılar daha da artıyor. Kulaklarımı kapadığımda hala orada. Eğer çığlık atarsam, çığlık atar. Sadece başka bir şeye odaklanmak için yazmaya çalışıyorum ama SİKTİR ses hala orada ve ne yapmamı istediğini biliyorum. Benimde ona katılmamı istiyor. Ben onun çocuğuyum ve beni özlüyor. Ayrı olmak tahammül edemez. Ne yapabilirim? Ne yapabilirim? Yabancılar hala dışarıdalar, beni izliyorlar, seçimimi bekliyorlar. Çünkü seçimimin ne olacağını biliyorlar, değil mi? Bunun bitmesi için tek bir yol var. Bekler ve açlıktan ölürüm ya da kendimi vurabilir, bileklerimi kesebilir ya da yağmura doğru yürüyebilirim ama hepsi aynı şekilde bitecek. Su sonsuzdur. Ne kadar kirli olursa olsun, su kalacaktır. Sonunda hepimiz yağmur oluruz.

Geri dönmek istemiyorum.

Unless otherwise stated, the content of this page is licensed under Creative Commons Attribution-ShareAlike 3.0 License