Bu dünyada, sonuç felaketin sertliğine dayanamaz. Hatalara daha hafif cezalar verilir. Kayan yıldızlar gece vakti gökyüzünde fırlayıp gider ve bazen, altındaki gözlemcilerin dileklerini yerine getirir. Daha hassas bir yeri.
Vakıf, yargı hatalarından diğer dünyalarda olduğu kadar sert bir şekilde acı çekmek zorunda değildi. Çalışanlar göreceli huzurun içinde çalıştı; bazıları haline şükredecek zamanı bile bulabildi.
Vakıf Kabil'den kardeşiyle tekrar bir araya gelmesini istediğinde, karar vermesi üç gün sürdü. Üçüncü gün, görevi sadece kendisinin iptal edebilmesi şartıyla kabul etti. Vakfın bunu kabul etmesi ise bir üç gün daha sürdü.
Kabil, beyaz bir odada kardeşini barındıran tabutun yanına oturdu. Habil'in onu oradan duyup duyamadığını bilmiyordu; belki de Habil uyuyordu. En azından Habil'in uyku alışkanlığının değişmemiş olması düşüncesi onu biraz gülümsetmişti. Her şeye rağmen, özürlerini ardında tek onların kaldığı bir dilde iletti.
"Söyle, kardeşim, günaydın. Koyunlarına göz kulak olman gerekmiyor mu? Hepsi tepelerin altında, dağılmış halde. Onların çocukları topraklarımızdan kaçtı ve uçurumları dağ keçileri, çölleri ve savannaları antiloplar, develer ve Gnu'lar olarak doldurdular. Günaydın, günaydın kardeşim.
Üç dakika sonra, Habil tabutundan çıktı, bir bıçak çekti, ve ağabeyinin başını kesmeyi denedi. Kabil kaçınmaya çalışmadı; ona verilen herhangi bir yara, saldırgana geri yansırdı. Habil'in başı yere düştü, ardından bir toz yığınına dönüştü. Tabut hızla kapandı.
Kabil öksürdü, ellerini boynunun üzerinde gezdirdi ve yüzünü buruşturdu. "Seni de görmek güzel."
Her iki günde bir, Habil tabutundan çıkıp ağabeyini öldürmeyi denedi. Bazen, Kabil tabutla konuştu. İki ay boyunca, ellerinde kalan tek şey bu nafile tartışma girişimiydi.
Sonunda, Habil'in öfkesi dudaklarından bir soru çıkmasına izin verecek kadar dindi. "Neden, Kabil? Neden buradasın?"
"Gelmemin seb-"
Habil konuşmanın devam etmesine izin vermedi. Bu bir ay daha devam etti. Aynı soruları durup duruyor, ve hiçbir cevaba ulaşamıyordu.
Habil her zaman bir çocuktan farksızdı; onu sakinleştiren tek şey annesinin ninnileri olmuştu. Bu yüzden Habil uyudukça, Kabil ona ninni söyledi. Daha parlak günlerde söyledikleri tatlı, unutulmaz bir melodi mırıldandı.
Ardından, dövmeli adam tabutundan çıkıp beyaz odaya adım attı. Ağabeyine doğru adım atarken çıplak ayakları yumuşak dolgu sesleri çıkarıyor, mahsulünün meyve vermesini bekleyen bir çiftçinin sabırlı bakışlarıyla onu izliyordu. "Neden. Neden yaptın. Neden buradasın, şimdi, beni öldürüp terk ettikten sonra." Kollarını uzatıp Kabil'in temiz tenine bastırdı. "Beni bu insanlara bıraktın, üstümde izleriyle, bütün izleriyle! Söyle!!"
"Genç ve kıskançtım. Olgunlaştım. Zaman bilgeliğini içime kazıdı. Artık buradayım çünkü… çünkü seni hala seviyorum. Beni lütfen affet, Habil. Çocukken tanıdığımız herkes Tanrı'nın bahçesine gitti." Ağabeyi, kardeşine sımsıkı sarılmak için öne doğru eğildi.
"Benim güzel küçük kardeşim, artık sadece ikimiziz." dedi.
Habil bir bıçak çekti. Kabzasını tuttu, ardından da bıraktı. Kucağına doğru eğilip sıkıca sarıldı. "Adil değil. Adil değil. Dokunulmazsın. Sende tek bir yara bile açamıyorum." Ay ışığı kadar yumuşak bir sesle konuştu. "Bir de bana bak. Bana yaptıkları onca şeye bir bak. Eskiden benim kahramanımdın, ama bu… bana bunun olmasına izin verdin."
"Biliyorum Habil. Ne yaptığımı çok iyi biliyorum. Tüm sorumluluğu alıyorum. Bana izin verirsen, unvanımı geri kazanacağım. Bu, sahip olduğum her şeyle söz veriyorum." Kabil kardeşini kollarında kundakladı, onu ileri geri salladı ve saçlarını okşadı.
Habil, Kabil'in gömleğini kavradı, ağlarken vücudu titriyordu. Parmakları gevşemeye ve toz haline gelmeye başladı. Kardeşi onu sallamaya devam ederken o da parçalandı. Gözyaşları yere ulaştığında, sadece kalan tozu ıslatabildiler.






