Bir ROUNDERHOUSE Serisi
{$caption}
Aşağıdaki metinde, SCP-1867 olarak da bilinen Lord Theodore Thomas Blackwood'un "11 numaralı günlüğü" adlı eserinden bir alıntı verilmiştir. Blackwood Koleksiyonu’nun geri kalanıyla birlikte, SCP-1867 tarafından sağlanan bir adresin altındaki yeraltı kasasında bulunmuş ve Vakıf tarafından ele geçirilmiştir.
Sudan kaynaklı hasardan dolayı 11 numaralı günlük okunamaz hale gelmiştir. Ancak Öncü Üçlüsü açısından taşıdığı önem nedeniyle, okunabilir bölümleri aşağıdaki kısımda verilmiştir..
12 Temmuz 1801
Bugün hayatımda aldığım en tuhaf Hediyeyi aldım
Bay Brazeau bugün beni ziyarete geldi—kahvaltı masamın önünde aniden belirip bir sandalye çekti. Jacques’i yıllardır tanıdığım için bu çok da şaşırtıcı değildi ama ziyaretin zamanlaması bende bir miktar şaşkınlık uyandırdı. Yine de, o sahtekâr, Bayan Cartwright ona bir tabak servis edene kadar sorularımı yanıtlamayı reddetti.O sırada yeni dönmüştüm; Kraliçe’nin ne zaman öleceğini bildiğini söyleyen bir Korsikalı kâhinle yaptığım bir randevudan.Sahtekâr bir herifti tabii ki—Kraliçe Charlotte’un iki yüz yıl yaşayacağını sanmıyorum. Neyse, Jacques…
Beni hafifçe gücendiren ısrarım üzerine, son zamanlardaki sessizliğinin, Birinci Konsül Bonaparte tarafından le estate Noir’in değeri üzerinde artan incelemeden kaynaklandığını doğruladı. Arşivlerine akıtılan frankların cephedeki askerleri donatmak için daha iyi harcanıp harcanamayacağı sorgulanıyordu. Dahası, bu arşivlerdeki nesnelerin aynı cephelerde daha iyi kullanılıp kullanılamayacağı tartışılıyordu. Savaş zamanı bir İngiliz soylusuyla iletişim kuran bir subayın durumu, örgüt için ölüm çanlarını çalardı. Sıradan politik çekişmelere pek aldırış etmesem de Jacques’in durumunu anlıyordum.
İkinci sorum, Jacques ile birlikte beliren büyük, saman dolu sandık hakkındaydı. Pheasant yemeğini bitirip ağzını sildikten sonra bunun bir hediye olduğunu açıkladı ve kılıcının düz tarafını kullanarak sandığın kapağını kaldırdı. İkimiz de içine baktık.
Altı büyük, ağır taş tabletten oluşan bir koleksiyon, her biri göğsüm büyüklüğünde ve özenle saman dolu sıralar halinde yerleştirilmişti. Tüm gücümüzü kullanarak içlerinden birini çıkarmayı başardık – karmaşık bir yazıyla kaplanmıştı ve Yunan harflerine benzeyen bir alfabeyle yazılmıştı. Daha sonra kahve içerken Jacques bana açıklamalarda bulundu.
Malikâne üzerindeki artan inceleme nedeniyle, potansiyel olarak tehlikeli hiçbir eserin Fransız konsolosluğundaki savaş yanlılarının eline geçmemesini şahsen garanti altına almayı kendine görev edinmişti. Bu tür nesneleri gizlice yeraltı mezarlarından kaçırıp dostlarımıza ulaştırıyorlardı.
Şu tabletlerin nasıl bir tehlike taşıyabileceğini sorguladım. O bunu açıkladı: birkaç yıl önce, mülk ajanları, Ege Denizi'ndeki bir gemi enkazından inanılmaz derecede ileri düzeyde protezlerden oluşan bir teknoloji kalıntısı bulmuşlardı. Onlarla birlikte, mühürlü kavanozlar içinde şaşırtıcı derecede iyi korunmuş bir dizi tablet de bulunmuştu. Görünüşe göre, bu tabletler eski kültürleri, teknolojinin kökenlerini ve şehirlerinin nerede bulunacağını tarif ediyordu. Son derece ilgi çekiciydi - ancak çeviriler Paris'te devam ediyordu. Çeviriler tamamlanır tamamlanmaz elime ulaştıracağına söz verdi - ve ben de
Su hasarından kurtarılamamış birkaç hafta uzunluğunda kayıt bulunmaktadır.
23 Ağustos 1801
Askerlerle seyahat etmek hiç yoktan yolculuğun eğlenceli geçmesini sağlıyor.
Brazeau bana tamamlanmış çevirileri ilk sunduğunda, biraz kuşkulu yaklaştım. Arabistan, yüzyıllardır şaşırtıcı derecede kültürlü bir halk tarafından kesintisiz olarak meskun edilmiştir. Eğer bu ölçekte bir metropol bölgenin merkezinde yer alıyorsa, birinin çoktan keşfetmiş olması gerekmez miydi? Aslında, Kara Kule Londra’nın tam altında yatıyordu ve asırlardır kapısından içeri adım atan ilk kişi ben olmuştum. Sanırım buda mümkün.
Jacques’in kendi gitmeyi tercih edeceğini anlayabiliyordum. Ancak iyi bir Fransız olarak beni teşvik etti—Konsüllük’teki hassas siyasi durum nedeniyle bir keşif gezisine çıkmayı göze alamazdı. Eski usul siyasi kurallarla kısıtlanmamış biri olarak, Mısır ve Arabistan’a ilerleyen Armée d’Orient ile yolculuk etmemi ayarladı. Ben de kendimi bunu kabul ederken buldum. Ekvatorun sıcaklarına yolculuk edeli yıllar olmuştu.
Ve burada kalıyorum, neredeyse yirmiden fazla adamımla birlikte uzak bir yerde bulunan kampımızda uyuyorduk. Başlangıçta, fransızlar doğal olarak İngilizlere, özellikle de böyle zamanlarda, şüpheyle yaklaşıyordu — ama hepimiz bu tür duvarları bu şekilde koruyamayacak kadar yorulduk. Şimdi ise birbirleriyle resmen kardeş gibi kaynaşıyor, yarım yamalak bir Fransızca ve İngilizce karışımıyla konuşuyorlar. Paranormal hikayelerimizi dinlemeye hevesliler — Ang Khor Patikaları ve Sfenks Avları favorileri haline geldi. Ancak subaylar, tuhaf aletleri, tılsımları ve bu dünyanın ötesine dair hikayeleri olan İngilizlere karşı hala temkinli yaklaşıyor.
Önemli değil. Bu gece, armée ile konaklayacağımız son gece. Yarın, yürüyüş planları bizi tabletlerde yazılı konuma, bir günlük yürüyüş mesafesinden daha yakına götürecek. Tüm orduyu yönlendirmek Sayın Brazeau’nun bile gücünü aşar, bu yüzden birliğim ile yol arkadaşlarımıza veda edecek ve yolu yaya devam edecek. Yarın, Kumların Atlantis’i hakkındaki bu efsanelerde ne kadar gerçeklik payı olduğunu göreceğiz.
24 Ağustos 1801
Fransızcamın kusuruna bakmayın ama — saçmalık.
24 Ağustos 1801, Gün devamı.
Bu uçsuz bucaksız kum denizi, buraya varmak için geçtiğimiz sayısız kum denizlerinden farksız. Boş, ıssız — bu rüzgârlarda süzülen bir kuş bile yok. Karanlık çökmüş, ancak bu karanlıkta bile buranın Kumların Atlantis’ine benzediğine dair en ufak bir iz yok. Aslında, herhangi bir şeye benzediği bile söylenemez — yalnızca dalgalanan kum tepeleri var.
Kamp kurmaya karar verdik — bunu, adamlar yemek yiyip neşelenirken fener ışığında yazıyorum. Aramaya sabah devam edeceğiz, ancak ilk işaretler pek de iç açıcı değil.
25 Ağustos 1801
Dünkü geceki tahminlerim doğru çıktı. Tabletlerde açıkça belirtilen konumu—dağların tam ortasıyla yarık arasındaki açılı noktayı—her santimetresine kadar taradık. Yarığı da tespit ettik. Tüm mevcut ölçümlere göre, şehir tam burada olmalıydı.
Adamlar, gerçekten doğru konumda olduğumuz fakat yanlış yükseklikte olduğumuzu söyledi. Akşam yemeğinde sahte gözüyle oynayan Watterson, üç bin yıl içinde Arap Yarımadası'ndaki şiddetli rüzgar desenlerinin muhtemelen büyük miktarda kumun yerini değiştirmiş olabileceğini öne sürdü. Amon İram burada olabilir, yalnızca sayısız ton kumun altında gömülü durumda. Teselli edici bir düşünce değil, ama hiç var olmamış olmasından daha iyi — gerçi ikinci ihtimal de en az birincisi kadar olası.
Yarın kazmaya başlayacağız.
26 Ağustos 1801
Watterson kazı alanından kayboldu. Adamlar, onları koordine ederken, sigara içmek için kenara çekildiğini ve bir anda ortadan kaybolduğunu söylüyor. Alanı baştan sona tamamen aradık. Kötü şeylerin yaşanmasından korkuyorum.
26 Ağustos 1801, günlüğün devamı.
Bugün derin bir nefes aldık. Akşam yemeği sırasında bazı bağırışlar duyduk ve hemen çadırdan dışarı fırladık. Watterson’ı kumların üzerinde sendeleyerek yürürken bulduk; susuzluktan ve güneş çarpmasından dolayı kendinde değildi. Ona bolca su verdik ve onu kampa geri taşıdık. Şu an bir çadırda dinleniyor; Cerrah sabaha iyi olacağını söylüyor. Üzerinden kendi günlüğü düştü — en son yazdığı zaman, bugüne ait, aceleyle karalanmış bir cümleydi: “Kadim bir şehre düştüğünü”, çevresindeki çölden farklı bir alandaymış gibi hissettirdiğini yazmıştı. Bu konuyu araştırmalıyız,
Birkaç sayfa nemden dolayı hasar görmüş.
27 Ağustos 1801
Yeryüzünü baştan sona dolaştım, bu harikulade gezegenin zirvelerini ve yarıklarını keşfettim. Gördüğüm şeyler Britanya’daki sayısız cilte ve arşive yazıldı. Unutulmuş yaratıklarla, terk edilmiş diyarlarla ve payıma düşenden fazlasıyla kadim harabelerle karşılaştım.
Ancak İram gibi bir şeyi daha önce hiç görmedim.
İram (tabletlerde belirtildiğine göre "Amon" bir unvan — başkent anlamına geliyor) sıradan hiçbir ölçüte sığmayacak kadar etkileyici bir manzara sunuyor. Duvarları, kalınlık ve yükseklik bakımından Çinlileri resmen gölgede bırakıyor — sanki bir engelden çok, savaş için tasarlanmış gibi. Sokaklar geniş ve rahat; şehri karmaşık bir yol ve cadde şeklinde yapmışlar. Bu geniş caddelerin kenarları, bir zamanlar dükkânlar ve tüccar tezgâhlarıyla doluymuş izlenimi veriyor. Kuleler ise — Tanrım, kuleler öylesine uzun şeyler ki, nasıl inşa edildiklerini hayal bile edemiyoruz. Taş ve metal işçiliğiyle bezenmiş her yüzeyde, el işçiliğine özgü küçük kusurlar açıkça görülebiliyor.
Şehrin kendisi aslında bizim dünyamızda değil, en azından tam anlamıyla değil - Rastgele bir biçimde girilebilen bir tür “cep” içinde varlığını sürdürüyor. Bu cebe erişim sağlayabilmek için neye ihtiyaç duyduğumuzdan henüz emin değilim; ancak bir kişi bu geçişi gerçekleştirdiğinde, etrafındaki diğer insanların da aynı şekilde erişim sağlayabildiği görülüyor. Son derece ilginç bir şey.
Şehir gerçekten devasa — hatta Londra'dan kat ve kat daha büyük ve yerin altına inen geçitler gördük — yer altı yapılarından bazı ümitlerim var. Ancak şehrin tamamını keşfetmemiz imkansız, bu yüzden geceyi boş binalardan birinde kamp kurarak geçirmeye karar verdik. Yemeğimizi yerken ve yatmaya hazırlanırken havada bir heyecan dalgası dolaşıyor.
28 Ağustos 1801
Şehrin içinde keşifler yaptıkça buranın ilk başta düşündüğümüz kadar ütopik olmadığını gösterdi.
İlk görev, şehrin kaba bir haritasını çıkarmaktı - büyük bir kısmının, keşfettiğimiz gibi, neredeyse tamamen yok olmuş olduğunu gördük. Bombalanmış harabeler, çukurlarla dolmuş sokaklar ve kurumuş kemikler yolları kaplıyor. Binalardaki yanık izleri, resmen manzarayı tamamlıyordu - bu mahalledeki duvarın bir kısmı da benzer şekilde delik deşik olmuş. Benim görüşüm, bu şehrin düşmediği yönünde - burası zorla alınmıştı.
Burada ne tür bir savaş döndüyse, ki o da üç bin yıl önceydi. Yine de kemikler, sanki dün soyulmuş gibi tertemiz ve taze görünüyordu.
Geçitlere gönderdiğimiz adamlar çok geçmeden geri döndü. Aşağıda, demir ve çelikten oluşan karmaşık bir labirentin içinde garip sarmaşıklar ve kozalara rastladıklarını söylediler. Bunlar benimle defalarca keşfe çıkmış, kolay kolay ürkmeyen adamlardır; buna rağmen bu kez yüzlerindeki huzursuzluk gizlenemiyordu. Yine de aşağıya bizzat inmeye kararlıyım. Ne var ki bugün, zamanın büyük kısmı haritayı çıkarmakla geçti. Kentin kendisi kabaca dairesel bir düzene sahip. Merkezde büyük bir tapınak kompleksi yükseliyor; buradan dışarı doğru uzanan dört geniş cadde, yerleşimi dört parçaya ayırıyor. Matematiğin henüz tam anlamıyla yerleşmediği bir çağ düşünüldüğünde, bu düzen şaşırtıcı derecede ustaca.
But there is… a soberness.
Kentin bomboş hali insanın üzerine çöküyor. Sadece başka insanları görmemekle kalmadık; tarlalar, bitkiler, hayvanlar… yaşamı andıran en ufak bir iz bile yok. Duyulabilen tek ses, rüzgârın uğultusu; bir de yürürken botlarımızın taşa vurması. Gece çöktükçe bu hissiyat daha da artıyor.
Çadırlara çekildiğimizde kimse konuşmuyor. Havada adı konulamayan, insanın içini ürperten bir varlık hissi var.
29 Ağustos 1801
Kampa doğru geri dönmek üzereyken hafif bir tıkırtı duydum. Metalin taşa vurduğunda çıkardığı o ayırt edilemez ses. Bastonumu kaldırdım — ve sadece küçük metal bir otomat gördüm; bir çocuk oyuncağı bana bakıyordu. Avucuma sığabilecek kadar küçük bir maymundu bu, duvar boyunca uzanan bir borudan sarkıyordu. Başını bana doğru eğdi. Kısa bir tereddüt anının ardından elimi uzattım.
Ne olduğunu tam olarak bilmiyorum. Daha önce otomatlar gördüm ama bu metal yaratık zeki, duruma göre tepki verebiliyordu. Duygularını ifade edebiliyordu; Ben oynayınca oynuyor, bağırdığımda saklanıyor. Son derece şaşırtıcıydı. Hiç şüphe yok ki bu, bizi buraya getiren sözünü ettiğim ileri teknolojinin bir örneğiydi. Onu kampa getirdim, adamlar da neredeyse benim kadar hayran kalmıştı.
Dün gece hissettiğimiz o tuhaf ağırlığın kaynağının bizi izleyen bu varlığın olduğunu sanmıştım. Tecrübeli bir kâşif, göremese bile arkasında bir çift göz olduğunu hissedebilir. Ama yatağıma uzandığımda, duyuyordum , metalin taşa vurmasından oluşan sayısız, üst üste binen minik sesleri duyabiliyordum. Burada yalnız olmadığımız kesin.
31 Ağustos 1801
Bugün tapınağı ziyaret ettim. Oldukça görkemli bir yapı; Yeni Dünya’daki taşa oyulmuş tapınakları andırıyor. Kumtaşı ve kireçtaşından yapılmış, garip bir bronz metale benzeyen, üst üste bindirilmiş levhalardan oluşan devasa duvar resimleriyle süslü. Son derece stilize edilmişler, resmen hikâye anlatıyorlardı - belki de ilkel bir halkın yaratılış efsanesini anlatıyordur, kesin konuşmak zor. Avlunun tam ortasında devasa bir heykel yükseliyor, bu yalnızca bir tanrı yada bir kral olabilir. Elinde bir mızrakla kılıç tutuyordu. Bakışları tapınak boyunca beni izliyormuş gibi hissettiriyordu resmen.
Tabii eğer burası gerçekten bir tapınaksa. İç kısmı daha çok bir taht salonunu andırıyor - hem de ne taht; Kral Edward’ın tahtıyla bile boy ölçüşecek kadar heybetli. Kulağımı yaklaştırdığımda, hafif bir tıkırtı duyduğuma yemin edebilirim. Onun karşısında durmak tuhaf bir his… sanki insanın alanına giriliyormuş gibi. Oyalamadım ve adamlarıma da aynısını yapmaları için uyarıda bulundum. O tahtın içinde ne olduğunu bilmiyorum ama içgüdülerim, her neyse ona dokunmamak ve oradan uzak durmak gerektiğini söylüyor.
31 Ağustos 1801
Bugün, koridorlara doğru aşağıya indim. Adamlar haklıydı. Yer altındaki sessizlik yer üstündeki sessizliğin iki katı. Sanki bir kanyonun altındaymışım gibi, her hareket her adım yapıda yankılanan bir çınlama sesi çıkarıyor. Yolumu işaretlemek için bir ip bıraktım — çok geçmeden hafıza ile labirentte ilerlemek tamamen imkansız oldu.
Muhakkak bilerek bu kadar labirentimsi bir şey yapmazlardı. Veya belki yolu haritalandırmak için kendi yönetmleri vardı. Ne olursa olsun, zifiri karanlıkta dezoriyantasyon göze alacak kadar cesur değilim ve hızlıca geri döndüm.
Ama geri dönmeden önce, adamların bahsettiği sarmaşıklarla karşılaştım. Taşlaşmış minik şeyler, duvarı bir aşağı bir yukarı sarıyorlardı ve bıçağın ağzı ile dokununca küle dönüşüyorlardı. Sarmaşıklara yaslanan kabuklar… yuvarlak şeklinde, göğsüm kadar, hafifçe… zonkluyolardı. Ve kemikler.
Yüzlerce, hatta daha fazla — insan ve aksi halde olan. Deforme olmuş kafatasları, bombeli çıkıntıları olan uyluklar, Y şeklinde haçlara bölünen kemikler. Ve sayısız insan kemikleri organ kalıntılarından temizlenmiş. Dizime kadar geliyorlar ve.. kemik kadar kurular. Botumun altında çatırdıyorlar. Bu ölü mahzenleri bittikleri gibi sarsıcı bir şekilde başlıyorlar. Bir koridorun tamamı toplu mezar olabiliyor ve diğer kısımlar ince çelik ile paslanmış demirden oluşuyor.
Burada ne olduğunu bilmiyorum ama olan ne ise, korkunç bir şeydi. Konağa geri bildirimde bulunmak için Levant'da bulunan gemimize yarın dönüyoruz. Amon İram cezbedici olabilir ama kendi kemiklerim hızlıca ayrılmazsam, sokakların altındaki kardeşlerine katılacaklarını söylüyor.
Günlüğün geri kalanı nem hasarından dolayı okunamıyor.






