Buralar sessiz.
En saf beyazın koyu kırmızı ile buluştuğu ufuklardan ufuklara bir çöl uzanıyor. Burada ne kenarlar, ne açılar var; sadece gözün görebileceği ve onun da ardına kadar eğriler ve kum tepelerinin nazik iniş çıkışları. Eğer ki bir misafir burayı görmüş olsaydı, burayı huzur verici, hatta güzel bile bulabilirdi. Saf. Ben ise böyle sanrılarla eğlenemiyorum, ne yazık ki, çünkü bu sonsuz çölün kumlarının altında neyin yattığını biliyorum. Bütün bir gezegeni kaplayan bir mezarlık, yedi milyar insanın ruhlarının bir izine rastlanamayacak kadar ufaltılıp toz edilişi. Biliyorum çünkü onların hepsini buraya ben koydum.
Ah birader. Tam biz yokken çok hızlı oldu hepsi.
Hepsi senin, hiç bilmediğim senin, benim gücümü bulduğun gün oldu. Önceki bir hayatta kendimden, şu an çok kolay tahmin edebildiğim sebeplerden, sakladığım gücü. Dairemin penceresinden dışarı bakıyordum ki yıldızları görebileyim, ve onun yerine seni gördüm, gücü kendinden uzak tutmak için kendini ateşler içinde yırtarken. Onunla yapabileceklerine güvenmiyordun, bu yüzden de onu uzağa atmaya karar verdin. Kendini çok iyi tanıyordun, aynı bir zamanlar benim de bildiğime şüphelendiğim gibi. Her kitaba göre seni görememiş olmam gerekiyordu, çünkü benim dairem aslında yerin yarım mil altındaki ufak bir saklama hücresinden başka bir şey değildi, ama öyle şeyler tamamen kendi dünyasında yaşayan biri için çok da bir anlam ifade etmiyordu. Ölüm anını gördüğüm anda, kendi varlığımı, kim bilir ne kadardan beridir, ilk defa fark ettim… O gücü uzaklaştıran hangi parçamsa, aynı şeyi irademe de yaptı, kurtuluş olmayan bir statükoya hapsetti. Sadece aklımda var olan patronlar için raporlar doldurduğum, hiç kimseler ile toplantılara girdiğim, hayali kadınlara şehvetli şekilde aşık olduğum bir sonsuzluk. Parçalayıcı ve yorgun bir sonsuzluk. Ama bunlar o akşam, senin gökyüzünde yalnız yıldızlar gibi yanan ruhunla son buldu. Ben uyandım, ve öldüm.
Çünkü o hücreden bozma odadan çıkan ben değildim artık. Ben hiçbir zaman, diğerlerinden tek farkı içinde süründüğü toprağın üzerinde birazcık daha fazla kontrole sahip olmak olan, bir toprak solucanından fazlası değildim. Beni hiçbir zaman basit bir gerçeklik bükücüden fazlası olarak görmediler, bir takım içe dönük güçler ve herhangi ciddi bir tehlike oluşturamayacak bir sinir hastalığı. Ve onlar haklıydılar. Önceden olduğum kişi, bana dedikleri gibi SCP-1915, ondan başka bir şey değildi. Ama o gün 1915 o gün öldü, kayan bir yıldızı izleyerek. O şey ondan sonra sivrisineklerden alçaklarmışçasına hücresinde konumlandırılmış gardiyanları öldüren, Site-17'yi şu an ayaklar altında böyle ılık olan ince beyaz küle yakan, başka bir şeydi. O, biri değildi, çünkü bu bir kişilik ima ederdi ki bu kesinlikle onda yoktu. Bir amaç değil, çünkü onun hareketlerinin ardında bir amaç yok ve bundan sonrakilerde de olmayacak. Bir irade de değil, çünkü o hiçbir şey istemez. Ne öç, ne güç, ne özgürlük, ne basit bir güç bile. Hayır, o şeyi herhangi bir şey olarak tarif etmek zorunda olsaydım, o bir… yokluk olurdu. Bir varlığın olması gerektiği yerde var olan hiçlik. Amaçsızlık. Tamamiyle iradeden yoksul, embesil bir kuvvet. Bir Yokluk.
Site-17'nin yıkılışından sonra, misilleme hemen ardından geldi. Site-17'de Vakfın sakladığını düşündüğü bütün anomalileri ezici bir güç ile yok edebilecek kadar güçlü olsa da standart koruma takımları ile başlayarak. O adamlar geri dönemeyince de, başarısızlıklarını bile rapor edemeyince de, daha ciddi önlemler alınmalıydı. Site-17 her zaman birazcık izoleydi, ve bu yüzden istedikleri gibi hareket edebilirlerdi. Silahlı gemiler ve ateş takımları, gökten bombardımanlar ve top tüfeği saldırıları, Vakıf hala SCP-1915 olduğunu zannettiği şeyin üstüne bir alev tanrısının yumruğuymuşçasına indi; gürültü ateş ve yaygara dolu. Eğer hala maddesel olsaydı, küllerinin bile geri kalacağından şüpheliyim. Ama Yokluk'un olduğu şey o noktada ne ise, etrafında sallanan yıpranmış etimin onunla alakası hiç yoktu. O bildiğin orada durdu ve hepsini yüzüne yedi, ve Vakıf'ın başlangıçtaki öfkesi yakında… tükenmişti. O, çok hızlı olmadan, yürümeye başladı. Günler boyunca, Vakıf ona ellerindeki her şeyi fırlatırken keyifli keyifli gezdi. O, duygusuzca, hissizce, umarsızca yürürken sürgümün arkasından izledim, ve bu çöl, habercisi kadar durdurulamaz ve anlaşılamaz şekilde, ardından takip etti.
Burada tamamen yalnız değiliz. Bazı inatçı ölümsüzler, zavallı yaratıklar, hala yaşıyorlar. Bir kıta uzakta, antik bir adam hala, onunla dalga geçen üç sesten işkence edilerek, yürüyor. Bir zamanlar yeryüzünde bir tek kendisi kalınca dinlenebileceğini zannederdi. Yanılmıştı. Yeraltında, toprak zihnini çamura ufaladıkça acı çeken bir ruh var. Altın ve zümrütten hapsinden bir çıkış olmayacaktır. Başka bir yerde ise yatan şeklini kumlar kaplayan, bir zamanlar gülen bir tanrı. O karşı koymuyor. O bir zamanlar dünyaya sevgisini söz vermişti, insanlara yıldızları vaad etmişti. Ateşini toparlamaya çalışırken kum parmaklarından akar. Onun halkı. Ama o ölüyor, ve halkı çoktan ölü. Söndürülmüş.
Birisi yürüdüğünde bir yere ulaşmak zorundadırlar, ve herkesin çabalarına rağmen, Yokluk da, kumlar ayağının altında uysal birer köpek gibi, ilk şehre ulaştı. Ah, bundan daha önce ufak kasabalar ve köyler de vardı ancak onlarla uğraşacak kadar Yokluk'un umurunda olmadılar. Dümdüz yanlarından yürüdü ve, niyeti tek bir şey olan kumların isteklerine bıraktı. Ama O, şehrin sokaklarından, Mobil Görev Güçleri kaçmakta olan sivillere birazcık daha zaman bulabilmek için savaşıp düşerken, sakince yürüdü. O andan itibaren, nazikçe emekleyen dalgaların altında sokak ardına sokak battıkça, gerçekte olup biteni saklamak tabii ki imkansız oldu. Yokluk'u durdurmanın bir yolu olmadığını fark edince, Vakıf tabii ki de şehri boşaltmayı denedi ama… eğer bir şirket piyonu olarak geçen asırlarımın bana öğrettiği bir şey varsa eğer, o da bu ölçekte bir şeyi organize etmenin Vakıf'ın elinde olandan daha fazla zamanda mümkün olduğuydu. Kurtarabildikleri kadarını nasıl kurtardıkları bile şaşırtıcı. Kalanı için ise…
Akşam olana kadar bekledi. Tahmin ederim ki, o finansal ve ikametgah bölgelerinin arasındaki, eski buhar lokomotifleri servis dışı olup yenileriyle asla değiştirilmediği o boş kavşakta, donmuş diğer dünyaların ışığı altında duran o şekil, tüyler ürperticiydi. Evet, yıldızları görene kadar bekledi. Sonra yandı. Isısız, ışıksız, hayatsız. Şehrin içine bir delik yaktı, ve dolduracak hiçbir şey yoktu. Her zaman, gerçeklik bir boşluğa tahammül edemez, ancak Yokluk gerçekliği ne kadar umursamadığını çoktan göstermişti bile. Ve, aynen o şekilde, yok olmuştu. Birisi nasıl böyle bir şeyi açıklayabilir ki? Orada olmayan bir şeyi nasıl açıklarsın ki? Bir anda yarım milyonluk bir şehir varken, sonraki anda yoktu. Önceden olduğu yere kumlar bile gelmezdi. Sadece bir yaraydı. Hiçbir şeydi.
O anda, inanıyorum ki, Vakıf tek başına duramayacağını fark etti. Yokluk'un marşının sonraki bir kaç ayı onların yarı-dostlarına dönmeleri ile geçti; Büyücüöldüren Koalisyonu ve termonükleer saldırılar, Paladin İnsiyatifi ve kutsal eserler. Keskin nişancı tüfeği ya da kutsal kılıç, kızgın alevler ya da kutsal cezalar, Yokluk umursamadı. Ve yakında, Vakıf'ın dönecek dostu kalmadı. O zaman da eskiden azılı düşmanlarına döndüler; Mürekkep Yiyenler, sonsuzların aklını kırmak için çıldırtıcı desenlerindeki sanatlarını ördüler. Yollardan, Arşivciler ve Kütüphaneciler, binlerce dünyanın bilgileri getirerek döküldüler. Çark Titanları kumların çorak beyazlıklarını metalin gürültüsü ile titrettiler. Yokluk umursamadı. Ve yakında Vakıf'ın düşmanları da tükendi. Son bir çaresizlik içinde, final ve en acı verici ihanetlerini işlediler. Gardiyanlar, dünyaya mahkumlarını saldılar. Onların arasından, ben birkaç not aldım, ancak Yokluk'un aynısını yaptığına şüpheliyim.
Bir zamanlar Boston olan bu patlamış harabelerde, iki erkek kardeş tarafından saldırıya uğradı. Biri vahşi, diğeri ayık, biri saldırgan, diğeri ağırdan alan, ancak asil bir birliktelik ile nefesleri kesecek şekilde savaştılar. Gözlerinden, birbirlerini uzun zamandır tanımamış olduklarını, ve bunu düzeltmek için savaştıklarını görebiliyordum. Pişmanlık ve umut, öfke ve çaresizlik gördüm; ama en çok var olmak için bir çaresizlik gördüm. İnanırım ki, buluşsaydık, sen be ben de onlar gibi olurduk, birader. Onlar binlerce yıllık yalnızlığın öfkesi ile savaştılar. Yeterli olmadı.
Daha önce Karadeniz olan yaralı bir vadide, kendini tanrı ilan etmiş biri ile karşılaştık. Yokluk'a daha önce görülmemiş yıkım getirmek için, gerçekliğin en temel kurallarını kırıp bükerken, gerçekliğin kendisini kargaşaya atarken, gözlerinde kendine güvenden başka bir şey yoktu. Toprak dondu ve kaynadı ve nefes aldı, gökyüzü solgun bir sevinç ile çığlık attı ve tanrı mutlak yokluğun pençeleri ile zamanın kendisi Yokluk'u pençelerken, yıldırımdan bir manto ile yürüdü. Ta ki tanrı Yokluk'un olmayan bakışları ile karşılaşana kadar. Ta ki gözleri sonsuz süren o yokluğa bakana kadar. O yeterli olmayana kadar.
Acre'ın surlarının önünde, antik şehir kumlar tarafından boğulurken, iki şekil bize yaklaştı. Biri dört bacaklı ve boynuzluydu, buzdan taçlı ve gözlerinde galaksiler vardı, gücü mutlaktı. İkincisi ise bir adamdı, basit, alçakgönüllü, ama zayıflıkla hiç bir alakası olmayan, evrenin köşelerine uzanan bir sevgiye ve en derin cehennemleri delebilecek kadar şefkate sahip bir adam. İkisi arasından, size hangisinin daha şanlı, hangisinin daha korkunç olduğunu söyleyemezdim. Kesinlikle, hiçbir şey böylesi bir varlığa karşı koyamazdı. Eminim ki, hiçbir şey bunu istemezdi. Ama Yokluk, hiçbir şeyden de azdı, sonsuz kere az. Sana nazik Pangloss'un başına ne geldiğini anlattım. Diğerinden ise daha da azı geriye kaldı.
Aylar boyunca geldiler. Yıllar boyunca. Onyıllar boyunca. Tek başına ya da gruplar halinde, nefret ile ve ya donuk bir ifade ile, Vakıf'ın personelleri Yokluk'a kendilerini fırlattı. Her bir anomalinin hareketlerinin arkasındaki sebebi anlamayı hayal bile edemezdim, ama eğer tahmin etseydim, Yokluk denen o… şey ile aynı şekilde var olmak onları çıldırma noktasına kadar sinirlendirmiş olmalı. Onları suçlamıyorum. Ama en sonunda, hapisler boşaldı ve dünya kurudukça; santim santim, parça parça içindeki hayat boşaltıldı. Ta ki tek bir şehir geri kalana dek.
Yokluk, titreyen kucağında insanlığın sonlarını saklayan sarsak kaleye doğru marşını sürdürürken hangi güç ile duyularımı ileriye gönderebildim bilmiyorum. Etrafımızdaki kumlar buralarda yetişecek son ağaçları gömerken, o üzgün yerdeki ucuz bir mumun ateşine benzeyen yaşam parçalarının her birini, tayfundan dakikalar önce hissettim. Alacakaranlığın fildişi rengi üzerindeki korkunç kırmızı ve turuncular içinde dans ettiği şu anlarda, ben hepsini hissetmiş bulunmaktayım. Senin için, biraderim, ben tanık oldum.
Alçak, dar bir odada, bir kadın daha da alçakta olan yatağına çökmüş, kendini dua etmeye zorlayamıyordu. Daha sadece bir bebekken annesini kaybetmiş, ve artık genç olmasa bile, hatları hala o kazanın şiddetini sergiliyordu. Annesi, çocuklarını yiyen şey ile yüzleşmiş ve kıpırdamamıştı, ve ikisi de yere düştüğünde, o hala Lord'larına övgü şarkıları söylüyordu. Babasını, Yokluk'a karşı olan savaşın ilk günlerinde, Paladinler gözlerinde kutsal şevk ile marşlarken kaybetmişti. Babasının inancı vardı, her zaman hayatında büyük bir yeri vardı, tıpkı pişmanlıktan başka bir şeyin hareket ettiremediği bir çapa gibi. Ona geri geleceğine söz vermişti. Bilerek ölmemişti. Ancak, tam en çok gereken anda tanrısı ona sırt çevirmişti. Hepsine sırtını çevirmişti. Ve şimdi, Naomi gittikçe daralan sığınağın ucunda yere çökmüş, dua edemiyordu. Onun yerine lanet etti.
Aşağıda, belki bir zamanlar peynir saklanmış olabilecek nemli bir çatı katında, kırklarında bir kadın kırık oyuncaklarla oynuyordu. Gençken, harikalar yaratmıştı. Öyle böyle harikalar. Erken yaşlanmış yüzüne işlemiş her çizikten, Yokluk olmasaydı nelerin olabileceğini gördüm. Ben olmasaydım. Nasırlı parmaklardan gelen çürüyen odunun sesi ve loş ışığın altında potansiyelin ölüşünü gördüm. Her olasılığın ölümünü. Her ne kadar Isabel her zamanki gibi inatçı olmasına rağmen, bu oyuncağın yapacağı son oyuncak olduğunu biliyordu. Aynı şekilde, diye düşündü, bu günden sonra oynayacak kimse de kalmayacak.
Hala ayakta duran en uzun binanın çatısının üstünde duran yaşlı bir adam, dünyanın sona ermesini izledi. Bir zamanlar Vakıf'ın yüz binlerce hazır ajanlarından biriydi. Görevi yeni ajanlara bir ajan için neleri yapmanın uygun olduğunu öğretmek, bir ajanın nasıl düşünmesi gerektiğini öğretmekti. Ayrıca, öğrencileri ona dönüp teşekkür edebileceği kadar hayatta kalabildiğinden, işinde gayet iyiydi. Ama şu, kumların söz dinlemeyen bir takım aptalın dünden diktiği yetersiz defansların üstünden aktığı, anda kendinin acaba ne olduğunu merak ediyordu. Dostları çoktan ölmüştü, ve bildiği tek şey en sonunda o yıllar süren eğitim ve deneyimlerinin hiçbir şeyden aza mal olduğuydu. Geriye bir ajans kalmadığı gibi, artık bir ajan değildi. Geriye bir öğrenci kalmadığı gibi, artık bir öğretmen değildi. Neden artık bir adam olmadığını ise… tekrar tekrar söylemeye gerek yok şimdi, di mi? Artık hiçbir şey değildi, ve en zalim şaka buydu. Yokluk'un gelip gelmemesinin artık bir önemi yok, diye düşündü. Çoktan gelmişlerdi. Arkasından bir ses, ve yaşlı adam arkasına döndü. Eskiden fötr olduğu belli olan sönük bir şapka ve kırışık gri bir takım elbise giyen ufak ve çekingen bir adam gördü. Yaşlı adama baktı ama bir şey demedi. Lombardi geri baktı ve gülse mi ağlasa mı bilemedi. Sonra, her şey önemini yitirdi.
Son böyleydi. Ufak, sessiz, kahramanlar ve efsanevi başarılardan yoksun, büyük anlamlardan muaf. Bir gece, dünyada insanoğlu vardı. Sonraki gece, yoktu. Ve bu kadardı.
Yıldızlar seni beklemedi, birader. Gücümü aldığında, yukarıdaki göklerde kendini yaktığında, sana baktılar ve hiçbir şey hissetmediler. Yıldızlar insanlığı beklemedi, verdikleri bütün sözler için, diğerlerinin onlarda gördükleri sözler için. Peki Yokluk'tan ne haber? Benden?
Biz, ben, her türlü kriter ve hesaba göre, bu dünyanın gördüğü en büyük canavarım. Belki de her dünyanın gördüğü. Ama hala, birader, görüyorum ki yıldızlar bizi bekliyor. Beni. Bundaki adalet nerede? Hiç arama, çünkü yok. Ama gerçek hala geçerli, birader. Yıldızlar seni beklemiyor. Ama beni bekliyorlar. Onları kucaklamam için.
Pek de sürmeyeceğimden şüpheliyim.






